Bunlar benim ilkelerim,bunlardan hoşlanmazsanız başkaları da var

           Uzun bir aradan sonra yine yazıyorum. Aklıma geldikçe yazıyorum değil aslında. Sadece yazıyorum. Buldukça düşünüyor, yazıyorum, düşündükçe yazıyor, buluyorum. Neyi buluyorum? Neyi bulamıyorum? Nerede doğruyum? Nerede hatalıyım? Ben kimim ki buluyorum? Ben kimim ki doğruyum? Ya da doğruysa ne kadar doğru, yanlışsa ne kadar yanlış? Bu cevapları istesem de istemesem de, hiç bir zaman da olsa bulamayacağım. Biyolojik etmenlerden dolayı... Yani ömrüm yetmez. Bir düşünün; "En doğruyu" buluyorum. Sizce kaç yaşında olurum? İnsan ki ne insan... O kadar iş yap, çalış, hayatını yaşa en sonunda gelsin ecel. Sonra da deriz ki, Tanrı'ya kavuştu. Objektif açıdan bakılacak olursak bu durum biraz komiktir. Gülünç derecede komiklik değil bu aslında, sadece gülümsenecek kadar komik. Bu yüzden Evren'e hep objektif bakmaya çalışmışımdır. Az da olsa başarıyorum. Peki bunun faydası oluyor mu? Elbette oluyor. Ama bunu objektif olmayan bir düzen içinde gerçekleştirirseniz pek başarılı sayılmazsınız. Hatta hiç başarılı olamazsınız. Bunun dersini bu sene aldım diyebilirim. Kısa bir örnek olarak 11. sınıf konusu olan newton çekim kanununa objektif bakmaya çalıştım hem de okulun kuralları dahilinde. Gerisini artık siz düşünün. Tabiki de başarısız oldum. Benim objektif ve doğrucu beynim malesef okul kurallarında, kızgın sular kadar yürekli olamıyor. Yani baştan hatalı. Ben değil, kurallar. Düşünülmeden oluşturulmuş. Neyse okul nefretimi buraya açmayayım. Dediğim gibi bu tür ortamlar görürseniz suyunda gidin. Bağımsızlığınızı ilan etme ya da özgür olma düşüncesiyle hareket etmeyin sabırlı olun. Sonuçta herşeyin bir sonu vardır. Sahtenin bir sonu vardır, yalanın bir sonu vardır ama gerçeğin sonu yoktur. Çünkü "gerçek" okul kuralları gibi sonradan oluşturulmuş ve düşünmeden kurulmuş bir olgu değil. O sadece gerçek de değil. Gerçeğin ta kendisi.  Oluşturulduğu anda dişli makaralar gibi sonsuza kadar sürüklenip gider. Bu yüzden bir gerçeği oluşturabiliriz ama onun ne kadar gerçek olduğunu bilemeyiz. Mesela objektif olduğumu söyledim ama ne kadar gerçek. Çünkü ben newton çekim kanunları yerine Einstein'ın genel görelilik denklemlerini kullanırım. Tabiki aralarında dağlar kadar fark var ama peki ya Genel Görelilik ne kadar gerçek? Diyelim ki bir denklem daha kuruldu. Ama onun da gerçeklik payını bilemeyiz. Gerçekten de gerçeğini hatta en en gerçeğini bulana kadar Tanrı bizi biz var olduğumuz sürece zorlayacaktır. "Aman bize ne? Herşeyin en doğrusunu Tanrı bilir." diyenler de var. Hatta bazılayla bizzat konuşmuşluğum ve onların bu özelliklerine rağmen sabretmişliğim vardır. Eğer ben "En Gerçek" ten bahsedebiliyorsam insanoğlunun gerçek gerçeğe varabileceği olasılığının yüksek olduğu anlamına gelir. Herşeyi Tanrı'ya bıraksak, işimiz yaş... Bu CERN laboratuarını kurup deneyi Tanrı'nın yapmasını beklemek gibi bir şey. Saçma ve gereksiz. Tanrı bizim gerçeğe ulaşmamız için bize beyin denen mükemmel bir bilgisayar vermiş. Bunu kullanmayacaksın da neyi kullanacaksın? Eğer Tanrı bizim sadece ayet, sure ezberlememizi isteseydi ve sadece dogmatik olarak kulluk isteseydi, o zaman bize sadece hafiza ve bağlılık duygusu verirdi. Yani akla ve yorumlama yeteneğine gerek kalmazdı. Bu yorumlarımla da Tanrı'yı kızdırdığımı hiç sanmıyorum. Çünkü bu benim suçum değil. O bana yorum yeteneği vermiş, ben de onu kullanıyorum. Bu kadar basit. Dışardan bakıldığında Tanrı'yı önemsemediğim ve onu küçük gördüğüm Arapça kelimesiyle, ona şirk koştuğum zannedilebilinir. Tabiki de ben öyle birşey yapmıyorum. Sadece yorumluyorum. Masallardan ve eğlencelerden uzak duracak şekilde inancımı sadeleştirdim. Hatta tamamen saf bir inanç sistemim var da diyebilirim. Aksiyon ve maceradan uzak... Bunları söylediğimde bana demedikleri laf kalmadı, onlara göre bazen ateist, bazen satanist ve bazen de din değiştirdim. Halbuki hiçbiri değilim. Hatta hiç bir dine bağlı olmadığımda gayet net anlaşılır. Dogmatik sistemler biraz canımı sıkar ve yazın boğazlı kazak giymiş gibi huzursuz ve rahatsız hissederim kendimi. Ben insanların kendi kendilerine doğruyu yanlışı eğitimleri ve bilgileri vasıtasıyla ayırt edebilmelerinden yanayım. Bir insanın doğruya ya da gerçeğe ulaşabilmesi için illaki bir dinin içinde olması gerekmez. Bir dinin içinde olmayıp da Tanrı'ya inanabilirsiniz. Benim gibi. Hatta iddia edebilirim ki ben dinin tam merkezindeki bir insana göre Tanrı'yı daha iyi anlamış ve Tanrı'yı onun sevdiğinden daha çok seven bir kişiyim. Çünkü neredeyse bütün dinlerde Tanrı korkusu aşılanmıştır. Korku ise sevgiyi her zaman yok edeceğinden benim sevgim her daim yüksek çıkacaktır. Ben de diyebilirim insanları , diğer hayvanları, bitkileri ve diğer canlıları Tanrı yaratmıştır. Ama bunun için kesinlikle her zaman mantıklı bir açıklamayı da beraberinde getiririm. Bunu tabi herkes yapamayabilir. Mesela Budizm dini için doğanın fiziksel ya da matematiksel bir açıklamasını yapmaya çalışsak sanırım bulamayız. Bunu bir örnek olarak görebilirsiniz, yoksa hiçbir dinle hiçbir sorunum yok. Benim sorunum bu dinler içindeki insanların durumu ve "gerçeklik" yolunda ilerleme türleri. Halbuki buna pek de ilerleme diyemeyiz, sadece her atılan adımdan bir sonraki adımda yarısı atılacağıdır. Buna pek de ilerleme denilemez doğrusuna bakacak olursak. Bir kişinin gerçeğe ulaşma isteği ve bunun için yapmış olduğu çalışmalar benim dikkatimi çeker. Eğer bir insan gerçeğe ulaşmak, bir keşfi yapmak ya da belirli bir türde mükemmel bir kuram elde edebilmek için çalışmadan önce bunu Tanrı'dan istiyorsa asla başaramaz. Başarsa bile kendi için büyük bir zaman kaybıdır. Aslen bunun da bir çelişki olduğunu söyleyebilirim. Çünkü Tanrı için herşeyi bildiğini söylemelerine rağmen hala Tanrı'dan bir şeyler bekliyorlarsa bu büyük bir aptallık ve zaman kaybıdır. Madem Tanrı herşeyi bilip de senin ne istediğini de biliyor, peki sen neden bunu bile bile hala Tanrı'dan birşeyler istiyorsun? Zaten bunu bilip de dış görünüş de Tanrı'dan birşeyler istemeyen ve sadece işini yapan birisi Tanrı'ya çok şeyler demiş ve ondan çok şeyler istemiştir. Asıl doğru olan da budur. Mesela ben bir fizikçi olarak her gün her dakika Tanrı'ya yalvararak herşeyin teorisini istemem mi doğru olur? Yoksa bunun için tüm dikkatimi toplayıp bu işe girişmem mi doğru olur? Tanrı olsa kime yardım ederdi? Yalvarana mı, çalışana mı? Tabi ki de çalışana. Kendini mistik ve egzotik bir dünyada zannedenlere bu yüzden acıyorum. Onlar Tanrı'yı neredeyse elle tutulur gözle görülür bir biçimde inanıyorlar. Bir kutsal kitapta okumuştum şöyle diyordu: "Tanrı her yerdedir." İşte buna katılırım. Ama insanlar ne oldu da Tanrı'yı görmek için yukarı bakarlar. Hatta dinin bir tanesinde de tuvalet tüm evren içinde neredeyse Tanrı'nın bulunmadığı bir yerdir. Bu yüzden tuvalette dine ait hiç bir şey yoktur. Objektif bakınca ne kadar saçma ve komik olduğunun farkına varabilirsiniz. Madem Tanrı her yerde neden tuvalette de olmasın ki? Benim inançlarıma göre bakacak olursak hakikaten de Tanrı her yerdedir. Tanrı bastığınız yerde de olabilir, yediğiniz yemekte de olabilir, içtiğiniz suda da olabilir dışkınızda da olabilir. Kısacası Tanrı'yı heryerde ama her yerde bulmakta serbestsiniz. Bunun için hiçbir kısıtlamaya gerek yoktur. Aslında bakarsanız bu yazının dinle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü din, Evrenin bir çırpıda yaratıldığına ve insanları da bildiğimiz çamurdan yaratıldığı sanılan ve bunu öğreten, olağanüstü olaylar içeren, tapılan varlığın gücüne rağmen melekler, şeytanlar ve cinleri barındıran bir yapıdır. Burada ibadet ile ilgili bir uygulama olmadığı ve sadece kafamızda Tanrı sorusuna azda olsa cevap verebilmek için yazılmış bir yazıdır. Belki birşeyleri değiştirebilir veyahut hiçbir şeyi değiştirmeyebilir. Bu sadece mantığa ve akla kalmıştır.

 Biraz önce de dediğim gibi bu yazı kafamızdaki tanrı sorusuna az da olsa yanıt veren bir tür. Genellikle tüm insanların kafasında kendisine ait Tanrı sorusu vardır. Bu sorunun cevabını da içinde bulunduğu dinden çıkarmaya çalışır. Çok üzgünüm ki bu yolda hiç bir zaman bulamayacaklar. Cevapları bulamazlar çünkü soruları yanlış soruyorlar.  Mesela küçük bir örnek; Tanrı nerede? İşte bu tamamen hatalı bir soru. Zaten cevabı bulunmaz. Bunun yerine "Tanrı'yı nerede bulabilirim?"  Öncelikle benim Tanrı nesnemde hiç bir şekilde kişiliğe ait bir işaret bulunmaz. Mesela Hristiyan Tanrısı gibi ak saçlı ak sakallı bir ihtiyar ya da İslamiyet Tanrısı gibi insanlarla konuşan bir varlık değildir. Benim Tanrım daha sadedir. Tabi bu bilgisiz insanlara göredir. Yani Tanrı diyorum ama kalıp dışı bir tanrı. Kişiliği yok. Ne somut ne de soyut. Tanrı yok demiyorum ama benim inanışım daha farklı. Kısıtlama da yok. Tanrı orda, Tanrı burda da demiyorum. Kısacası her yerde diyorum. Yazımın ilk satırlarında inancımı sadeleştirdiğimi söylemiştim. Akla ve mantığa dayandırdığımdan da bahsetmiştim. Din için de olağanüstü olaylar barındırdığını da söyledim. Buna bağlı olarak da şahsen meleklere, şeytanlara ve cinlere inanmam. Daha doğrusu inanamam. İçinde bulunduğum duruma aykırı. İçinde bulunduğum durum elbetteki Bilim'dir. Bilim'e aykırı şeylere inanıp da Bilimadamı olabilmem biraz paradoksal sonuçlar doğurur. Yani maddeyle uğraşıp da maddesel bir açıklaması olmayan bir varlıklara inanmam demek aptallığımın göstergesi sayılır. Bilimle uğraşan her kimse aptal olmayı nasıl göze alabilir ki? Zaten inanıp da kendine bilimadamı diyenler büyük bir hatanın içindelerdir de haberleri yoktur. Aslında haberleri az da olsa vardır. Ama dinleri yüzünden Tanrı korkusuna kalıplarını aşamıyorlardır. Hissediyorum ki bu yazıyı okuyanların kafasında bana karşı bir kin, hiddet, önyargı ve küçümseme... Bu hiç umrumda değil. hiç kimseye de o inandığınız tanrıyı bırakın demiyorum. Asla demem. Ama biraz düşünülürse ne demek istediğim anlaşılır. 

Benim inancıma göre Tanrı'yı görebilmek için hem çevrenize ihtiyacınız hem de aynaya ihtiyacınız vardır. Biraz bilgi ve biraz da mantığın yardımıyla Tanrı'yı görebilirsiniz. Eğer bilgi düzeyinizde aşmışsanız onun ne dediğini bile anlayabilirsiniz. Aslında şöyle havalı bir cümle de kurulabilir. "Biz Tanrı'nın yapıtaşlarıyız." Bu daha açıklayıcı oldu sanırım. Aslında demek istediğim de bu. Bizler ya da Evrendeki herşey ama herşey onun yapıtaşını oluşturur. Bu da bize Tanrı'nın Bilimle eşdeğer olduğunu gösterir. Bir biliminsanı olarak Bilim'e tapıyorum. Hatta bununla gurur duyarak hiçbir yanlış bir şey görmüyorum. Göremiyorum değil, görmüyorum. Çünkü yanlış değil. Olması gerektiği şekilde. Tüm ihtiyacı karşılayacak şekilde. Bilim'i ben Tanrı edindim. Hatta bana senin tanrın bizim tanrımızdan güçsüz diyenler oldu. Bizim tanrımız 'ol' der olur dediler. Peki o tanrı neye ol diyor neyi meydana getiriyor. Peki o ol diyen tanrı evrenin dışı için neler planlıyor. Allah aşkına "ol der olur" da neymiş. Daha biraz önce akıl ve mantıktan bahsettim. Nerede mantık ve akıl var burada. Tamam o zaman o tanrıya diyelim ki uzay-zaman olmadan madde yaratmaya kalksın bakalım neler oluyor. Hiç uzay-zaman olmadan madde yaratılır mı? Hem zaten madde yaratmaya kalksa enerjiye ihtiyaç duyacak. Lütfen bu kadar kolaya kaçmayın. Silkinin, kendinize gelin. O kadar paradoks içindeler ki anlatamam. Aklıma gelmişken madem tanrı o kadar güçlü neden kendine yardımcı melekler yaratmış? Neden illa kendisini kabul ettirmek için peygamberler yollamış? Bunlar tamamen paradoks. Mantıklı hiçbir açıklaması yok. Ben bu yüzden inanmıyorum gerçeği ve mantığı olmayan şeylere. Akıl benim kayığım mantık da küreğimdir. Mantık olmadan istediğiniz kadar akıllı olun o kayığı hareket ettiremezsiniz. Gerçeklerden bir kaçarsınız iki kaçarsınız ama üçüncüsünde hesap vermek zorunda kalırsınız. Gerçeklerden kaçılmaz.

Yüzyıllardır insanoğlu ne yazıkki hep uyutuldu. Düşülmesine izin verilmedi. İçimdeki ses bunun bir şey için çok büyük bir zaman kaybı olduğunu söylüyor. Ama gerçekten de zaman kaybı insanların masallara inanması. Hala uzay-zamandaki bir çok element ve bileşikten oluşmuş büyük gök yapılarını meleklerin taşıdığına inananlar var. İşte gözler kapanmadan uyumak bunun gibi birşey. Hoş insanları uyutanlar da uyuyorlar. Yani maşallah dünya uyuyor. Eğer başka bir gezegenden aşırı gelişmiş bir medeniyet bizi gözlem için ziyaret etse yeşil göbeklerini tuta tuta kahkahalarla gülecekler. Ben de göbeğimi tuta tuta gülüyorum ama uzaylılardan tek farkım göbeğimin yeşil olmaması...

Şimdi bu anlattıklarımdan sonra bana "Tamam senin Tanrı kavramın Bilim. Kabul ettik ama biz bu tanrıya ibadette canımız sıkılacak. Tam Tanrı hazzını alamayacağız." Ben de diyeceğim ki "Tabi ki alamayacaksınız. Çünkü siz Bilim'den anlamıyorsunuz. Bilim nedir deseler uzay ve tıptan başka birşey bilmiyorsunuz." Malesef bunlar acı gerçekler. Ama keşke insanlar doğayı anlama isteğini önceden kavrasalardı. Yine de insanlara bunları anlatacak kadar cesursam, hala birşeyleri görebiliyorsam bu bile yeter. Çünkü ben bir tane değilim. Benim gibi düşünen binlerce insan var. Ama önemli olan da sesi nasıl duyuracağıdır. İnternet bu yönden ikinci en güçlü iletişim yoludur.

Peki bir kişi Bilim'le nasıl ilgilenebilir? İnternette ya da başka yerlerde gördüğümüz bilim adamları gerçekten de bilim adamı mı? Gerçek bilim adamı nasıl olur? Öncelikle bunlar hatalı sorulardır. Bu sorularla Bilimle sadece çıkar amacıyla ilgilenilir. Bilim için insanın içinde olması gerekir. Hakikaten de gerçekler için Bilimle ilgilenmesi gerekir. Büyük bir özveri ister. Hatta mümkünse içinde bulunduğu durumu da aşması gerekir.Bazı şeylerden fedakarlık yapması gerekir. Hatta mümkünse duygularından da. Mesela duygusal bir fizikçi olmaz. Duygu insanı yıpratır, kendinden uzaklaştırır. Asla duygulara kapılmamalıdır. Ben bu şekilde diyorum ama bu dediklerime uymuyorum demiyorum. Şahsen kendimin çok gelişmiş biyolojik bir Cylon olmasından şüpheleniyorum... Devam edersek kişinin birazı su dolu olan bardak için bardak az dolu, çok dolu, biraz dolu gibi kelimeler kullanmamalı. Hatta mümkünse şiirden de kaçının. Gülün ama melakolikten kaçının. Mesela bazı şairler Satürn için güzel gezegen derler. Bence Satürn hiç güzel değildir. Çünkü atmosferik açıdan büyük oranda hidrojene sonra helyuma ve sırasıyla metana ve su buharına sahiptir. Ayrıca gezegen sıcaklığı da bir hayli düşüktür. Zaten gaz topudur ve yoğunluğu o kadar düşüktür ki su da bile yüzdürebilirsiniz. Şimdi bu bilglerle Satürn'ün güzel olduğunu kim söyleyebilir ki? Aynı şey yıldızlar ve diğer gökcisimleri için geçerli. Hiç karadelikler için güzellik sözleri diyen gördünüz mü? Bence uzay-zamandaki en şanslı cisim. İnsanların duygularına maruz kalmamış. Bunların dışında yaşadığım şu hayatta gerçek bir bilim adamı göremedim. Yani tamamen ama tamamen kendini Bilim'e adamış bir insan göremedim. Ben bile öyle bir insan değilim. Düşünün artık. Ben bile değilsem... Senin özelliğin ne ki diye sorarsanız uzun hikaye. Ama ben resmi olmasa da fizikçiyim. Fizikle ilgileniyorum. Geçim yolu açısından en dar ama en gerekli bir meslek. Eğer bir fizikçi akıllı olursa bütün kapıları açabilir. Dediğim gibi en gerekli meslek. Hatta neredeyse diğer meslekler fiziğin alt dalı. Matematik hariç. Çünkü matematik ayrı bir öneme sahip. Bana göre matematik, bir bilgisayar programı olan uzay-zamanın kodudur. Tanrı'nın sözleri gibi...

Herşeyin aşırısı kötüdür. İyiliğin bile. Ama Bilim'in aşırısı asla kötü değildir. Öğrenmek ve öğretmek bitmez. Binlerce yıl geçti, uykuculara rağmen öğrenmek öğretmek bitmedi. 21. yüzyıldayı ve öğrenmenin bitmeyeceğini de neredeyse herkes kabullendi ve bunun böyle yürüyeceğini umuyorum daha ilginç vakalar olmazsa tabi. Bu yazdıklarımı bazılarınız es geçip önem vermeyebilir. Bazılarınız için de bu değişik bir yazı olmuştur. Bunlar beni ilgilendirmez. Ben sizin uyuduğunuzu görüyorum ve ne kadar melek gibi uyusanız da uykudan uyanmanızı gerçeklerle yüzleşmenizi istiyorum. Tanrı konusu için de korkmanıza gerek yok. Eğer ki o beni yaratmışsa benim ne olduğumu biliyordur ve bu yüzden bir şeylerin değişmesine izin veriyordur. Eğer gerçekten de çok hayaller ürünü bir yer olsaydı evren çoktan çarpılmış, kararmış ve taşlaşmıştım. Bu yüzden korkuya gerek yok. Kendinize şu soruyu sorun. Maden Tanrı geçmiş gelecek ve şimdiki zaman dahil herşeyi biliyor. O zaman bizi ve bu gezegeni neden yarattı? Neden bize böyle bir bilinç verdi? Bu sorularla sorunun yanıtını bulacağınıza eminim ama şu bir gerçek ki soru aynı kalacak ama cevaplar hala farklı olacaktır. Çünkü en genel ve doğru yanıtı verdiğimizde işte o zaman tanrısal özelliklerimiz açığa çıkacaktır. Bunu tanrı istemez. Ama yarattığı insan ister. İnsanın da ne istediğini bildiği ve ona göre yarattığı için görevimiz gerçeği ve hakikati bulmak olsun. Ama yine de ve yine de önümüze belki sonsuz engeller çıkacaktır insanlar varolduğu sürece, ki insan buna göre dizayn edilmiş bir modeldir. İlk olarak duyguları yenmekte yarar var. Hiç bir kimsenin bir diğer kişi hakkında iyi yada kötü duygulara, düşüncelere sahip olarak hiçbir kazanç sağlamaz. Bu kendi kaybıdır. Kim ne derse desin yol yürüyene her zaman açıktır engebeli de olsa, ki bu yol çiçeklerle donatılmamıştır. Ummayacağınız engeller, duygular ve düşünceler mevcut olacaktır. Hatta yol bazen ikiye ayrılacak sizi kararsızlığa düşürerek zaman kaybına yol açacaktır. Merak etmeyin o ayrılan yollar bitişte tekrar birleşiyor. Ama biri kısa yol diğeri de uzun yol. Tabi herkese göre değişir. Gün gelir üç kola da ayrılabilir. İşte o zaman yanınızda ne sevgiliniz ne dostunuz ne arkadaşınız ne de aileniz olacak kaderinizle başbaşa kalacaksınız. Bilime olan inancınız sizi doğru yola iletecektir. Tek çıkış noktası Bilimdir. Bilim sayesinde elde edilen bilgi insanı olgunlaştırır ve daha doğru sonuçlar vermesine olanak sağlar. Eğer ki ben insanların kötülüğünü düşünseydim bu yazıyı yazmazdım. Hatta bu yazıyı yazmak aklıma bile gelmezdi. Ben hümanist bir insanım. Bilim'i insanlığa faydalı olacak bir şekilde kullanmak ve kullandırmak istiyorum. Bunun için de elimden geleni ve daha fazlasını yapmaya her zaman hazır oldum. Bazen olanaklarım olmadı, bazen de oldu. Ama ben hedefimin ne olduğunu biliyor ve bunun için birşeyler yapmaya çalışıyorsam Tanrı' gözünde iyi bir insanımdır. Bilim, kişinin biyolojik olarak ölse bile manevi olarak yaşamasına neden olur. Kişinin yapıtları yaşıyor olduğunun büyük bir kanıtıdır. Ama biliyorum ki insanoğlu evrenin sınırlarına gelene kadar hedeflerini büyütmekten asla vazgeçmeyecek. Tanrı bunun da farkındadır ve bu hedef için önümüze hiçbir engel koymamıştır. Diliyorum insanlık kendi dünyası üzerine düşünmekten vazgeçip globallikten evrenselliğe doğru adımını atar. Dilimiz, dinimiz, ırkımız, rengimiz, düşüncelerimiz farklı olabilir ama hedefimizin ortak olması yani insanlığın evrensel olması bizi yüceliğe ulaştıracaktır. Ancak bu şekilde hakikate ve "En Gerçek Gerçeğe" ulaşabiliriz. Hakikatler ve gerçekler için Tanrı'dan hiçbir şey beklemeyin. Tanrı bize akıl, zeka, fikir ve yorumlama yeteneği vererek bize en büyük yardımı yapmıştır ve geri kalan tüm mesele bizi ilgilendiriyordur. Yani Albert Einstein'ın bile insanlardan istemediği önyargıyı gerçekten yoketmelisiniz. Yoksa o kollara ayrılan yollarda perişan olursunuz. Umarım bu yazıdan sonra sizde az da olsa değişiklikler meydana getirmişimdir. Bunu keyfi olarak yazmadım. Sadece insanları aydınlatmak için yazdım. Mevlana'nın da dediği gibi evreni aydınlatmak için ilk önce çevreyi aydınlatmalı. Aydınlık dolu günler dileğiyle...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !