Hayat ve Hayatım üzerine...

Çok doğrudur ki, yazmak konuşmaktan çok zordur. Yazıya nasıl başlayacağımı açıkçası ilk başlarda kestiremedim. Hani her yazar muhakkak demiştir; "Yazıya öyle bir başlamalıyım ki, okuyucuyu kendime bağlayabilmeliyim ve büyük bir yankı uyandırmalıyım.". Ama ben daha değişik bir stil uygulayarak yazıma işte böyle bir üslupla başlıyorum. 

Ben var olduğumdan beri bir çok yazı yazdım. Bazıları beğenildi, bazıları beğenilmedi ve bazıları da paylaşılmayı bekliyor. Bana derler ki nasıl yazabiliyorsun? Yetenek değildir aslında bu. Bazı şeyleri kırabilmektir yazmak. Bazı yasakları çiğnemektir yazmak. Ama önemli olan yazmak değildir, önemli olan ne yazdığını bilmektir. Eğer ne yazdığınızı bilmiyorsanız, sabah güne çok güzel başlarsınız ama akşam olduğunda kendinizi  ya hapishanede ya da vatan haini olarak darağacında bulabilirsiniz. Açıkçası çok da kolay bir olay değildir yazmak. Dediğim gibi yazacaksın ama ne yazdığını da bileceksin. Bana sorarsanız, yazmak görev olmamalıdır. Çünkü 21. yüzyıla bakıyorum da yazı yazmak genel itibariyle görev aslını almış durumdadır. Yazı yazmak denilince insanların aklına ya okuduğu okul geliyor ya da iş için yazdığı dilekçe geliyordur. Hani o dilekçede bile ne anlattığını bilmez ve duygudan da yoksundur. Mesela ben burada sevdiğim bir kıza olan aşkımı itiraf edebilirim. Bu çok doğal bir olaydır. Ama şimdiki zamanın okuyucusuna bakarsak pek de normal karşılanmayabilir. Yoksa bana göre normal birşeydir. Normal birşey derken bana herşey çok normaldir. Evet. Benim bir sözüm vardır. Eğer bir olay dünya üzerinde gerçekleşiyorsa, yani o olay gerçek mekandaysa bu kesinlikle normal bir olgu olmasıyla birlikte içinde mucize aranamaz. Çünkü içinde bulunduğumuz uzay-zaman her olguya, olguyla birlikte her olaya mantıklı ve bilimsel cevap verebilecek kadar "mantıklıdır". Yani kişinin aracısız havaya uçması kanıtlanamayacağı için bu bana göre normal bir şey değildir. Şaşırtıcı anlamında kullanmadım. Sadece normal olmamakla birlikte gerçek de değildir. 

Öyle bir insanlar vardır ki eski zamanın kadife yastık kılıflarına benzerler. Benim çağımdaki çok az bilir de bu yazıyı okuyanlardan eski nesil çok iyi bilir ne demek istediğimi. Bilmeyenler için anlatayım. Kadife kılıfların dışı yumuşacıktır, hem de çok da rahattır. Ama ya içi? Serttir. pürüzlüdür. Öyle bir şeydir ki dışı, içini unutturur. Dünya üzerinde böyle insanlar da var. Bir bakarsınız çok iyi bir insan, hatta biraz dindarsanız o kişiyi cennette görmek veya tanrı tarafından mükafalandırılmasını istersiniz. Ama öyle değildir. Çünkü insanlar karşısındaki kişinin içini göremeyecek kadar kördür. Ben bile. O kimseler ki aslında sadece kendilerini düşünürler. İnsanlık namına ettikleri tek bir fiil bile yoktur. Amaçları sadece kendi akımlarını yaymaktır. Bu yaymayla birlikte kendisi öldükten sonra azizlenecek ve alttan yürüttüğü akımı devam edecektir. E tabi bunun için de maddi desteğe ihtiyaç vardır ki bunu da insanların duygularını sömürerek ve alttan yürüttüğü işlerle kazanmaktadırlar. Tek bir yol vardır, böyle insanları bulabilmek için. Televizyon, radyo ve internette adı ne kadar çok geçiyorsa ve bas bas bağırıp insanları kendi safına çekmeye çalışıyorsa işte bu, o tür insanlardandır. Çok bariz bellidirler. Kendileri öyle bir rol yaparlar ki film artistleri neredeyse onlardan ders alabilecek seviyededirler. Çok dikkatli incelemek gerekir toplumu. Çünkü tehlikelilerdir de. Eğer incelemeniz çok bariz ise size zarar bile verebilirler. Tehlikelilerdir, çünkü aklı başında olduğunu sananlar yılanın başını küçükken ezmemişlerdir. Ezmedikleri için de şimdi dünyamız yılanlarla dolu mavi bir gezegen halini almıştır ki şimdi de o yılanların sistemini sürmek zorunda kalıyoruz. Sistem içinde sistem kurdukları tek yıkılacakları yol, içlerinde birikmiş olan sistemlerdir. Böylelikle ekonomik ve politik yönden parçalanacakları gibi çökeceklerdir de. En büyük örnek ise Osmanlı İmparatorluğu'dur. Nasıl yıkıldığını herkes bilir. İşte şimdi de ülkeleri veyahut toplumları bu tür yıkımın daha değişik versiyonuyla uyguluyorlar.

Beni "gerçekten" çok iyi tanıyan insanlar, 19 yıllık yaşantımda, yaşananların hepsinin 19 yıldan fazla olduğunu bilirler. Benim fikrime göre önemli olan karşımdaki kişinin biyolojik yaşı değildir. Önemli olan  onun tecrübe yaşıdır. Hani derler ya beşiktan mezara kadar ilim öğrenmelisin diye. İşte buna da güzel bir örnek olur. Tecrübe, futbol topu gibidir. Kişi ancak karşısındaki onayladığı kişiye pas verebilir ve pası alan da ya tecrübesini kullanıp golünü atacak ya da bunu gerçekleştirmek için topu oyuncu arkadaşına atacak. Eğer ki o tecrübe sağlamsa ve gol olduysa bu, golü atanın değil tüm takımın başarısıdır. Eğer ki bir insan, tecrübelerini gelecek nesillere aktarmıyorsa hiç bir zaman hayatta golünü atamaz ve eğer gönlünde takımına dair yada dünya üzerindeki içinde bulunduğu insan ırkına dair bir sevgisi, saygısı yoksa bu demektir ki o oyuncu oyundan çıkarılmalıdır. Bu örneklemede anlatmak istediğim, kendi hayatınız içinde eğer ki golü kendiniz atmak istiyorsanız ve bunun içinde forvet oyuncuysanız tek yapmanız gereken bünyenize ilk onbiri yerleştirmektir. Öyleki siz hem futbolcu hem de teknik direktör olmalısınız. Ne zor değil mi? Hayat denen bir labirentin içindeyiz. Elbette ki zor olacak. Bir çok şeyden fedakârlık göstereceksiniz. Ama sonuçta başarılı olan da siz olacaksınız. Eğer ki bu yazıyı okuyanlardan olan sizler arasındaki yetişkinlerin biraz önce ki verdiğim örnekte ki gibi çoğul kişiliklere sahip değilse üzülmekte haklılar çünkü kişilik oluşturmak, kalıp meydana getirmek pekâla çok zordur ki buna çok erken yaşta başlamakta yarar var. Peki ben bunları neden yetişkinlere anlatayım? Çünkü yetişkinlerin eğitmesi gereken, yeni bir geleceğe hazırlaması gereken yeni bir nesil var. Şayet bunlar değerlendirilmezse geleceğimiz resmen hüsran ve vahim ile dolacaktır. Benim elimde trilyonlarca dolar bir maddi desteğim olsaydı "bazılarının" yaptığı gibi bir çok yere okullar açar adam gibi eğitim sağlardım. Benim böyle olmamdaki etmen de örnekteki gibi çoğul kişiliklere sahip olmamda yatmaktadır. Çoklu düşünürüm her zaman. Hiç bir zaman tek bir dala tutunmam. Tek bir referans noktam yoktur. Bir argüman gördüğümde onu açar dallandırıp budaklandırırım. Öyle de yapmam gerekir. Yoksa o dal koptuğunda beni aşağıda karanlık bekliyor olacaktır. Bunu da hiç istemem doğrusu.

Gözlerimi kapayıp hayatımı gözden geçirdiğimde, bazen ben ya çok erken doğmuşum ya çok geç doğmuşum ya da yanlış yerde doğmuşum diyorum. Çünkü hayatımı yakından tanıyan birileri olup da onlara sorarsanız(ki bu genelde ben oluyorum.) benim çevremde açıkçası benden daha alt seviyede insanların bulunduğu kuşkusuz gerçektir. Yıllardır bunun nedenini kendime sordum sorguladım da şu an bile bir yanıt bulamadım. Bir düşünsenize, beni yerden yere vuran, küçümseyen, ortaya attığım fikirleri kendi fındık beyniyle alaşağı etmeye çalışan çoğu da geri, yobaz ve bağnaz zihniyet olan çevreme neden bir şekilde yardım edeyim? İşte ben bu yardımsızlığı yapamam. Benim gerçekleştirmek istediklerime terstir. Her ne kadar içinde bulunduğum şu toplumdan darbe yesem de. İnsan hayatta öyle tür darbeler yiyebiliyor ki bu ister kan bağıyla bağlanmış olsun isterse çok sevdiğin biri olsun değişmiyor. O kişinin içinde bir karaltı varsa ister uzaylı olsun seni arkandan vurabiliyor. 19 yıldır kendime, beni anlayabilen, en azından da olsa anlamaya çalışan 3-4 kişi bulabilmişsem şu 6,7 milyarlık nüfus içerisinde, işte bu insanlığın en büyük başarısızlığıdır. Bu teknolojik veya tıp konusu değil. İnsanlığı ilgilendiren bir başarısızlık. Dünya tarihinde kendi adına ortaya attığı 'insanlık' kavramına uymayan bir toplum, başarısızlığın âlâsını yapmış demektir. Aslında ben bunları kime yazıyorum? Ha duvara diyorum ha kendime. Bunları okuyup da vay canına neler yazmış yahu denilse bile sabah kalktığında bile aynı fikir ve düşünceler havada uçuşacaktır. Neden? Çünkü kişi dünyaya gelmesiye birlikte o sistem denilen girdaba girmiştir. Bundan kaçış yoktur. Ben bile kaçamazken başka kim kaçabilir ki? Ancak kendi kişisel girdabını oluşturursun da insanları buna teşvik edebilirsin. Malesef insanoğlu daha düzenli olmak varken girdapsız yapamıyor.
Kişiliğimin ve benliğimin oturmasında bana yardımcı olan aile bireyleri ve Bilim dışında kimsenin bilmediği bir kişi daha vardır; otobüsteki yaşlı bir amca. Evet, biraz komik gelebilir ama bende "vay canına" dedirten bir etki bırakmıştır. Zaten onda gördüğüm ışığı da diğer amcalarda veya teyzelerde göremedim. Herhalde o küçük ama etkili bir istisnaydı. Neden o amca peki, hemen anlatayım. Normalde ben otobüste oturduğum yeri bir başka kişiyle paylaşmayan bir insanımdır. Öyle işte. Ne yapayım herkesin bir kusuru var. Bende de kimseye yer vermeme kusuru var. Ama o amcanın bana "İnsan kendi kendini eğitmeli." demesi benim beklenenin üstünde bir gayret göstererek ona yer vermemi sağladı.Aslında bir nevi saygı böyle kazanılır. Saygınlık, ne "bana saygı duyun"la ne gözlerinin içine bakıp da yalvarmakla ne de büyüklük taslamakla kazanılır. Saygı, beyinle kazanılır ve bunu haketmeyenler hatayı başkalarında değil kendilerinde aramalıdır. Şayet ki ben, bir kişiyle irtibatımı kesmişsem ve artık ona saygı duymuyorsam bu onun benim yaşantım içinde uyguladığı kötü hareketlerden kaynaklanıyordur. Ben, bir kimseye hiç bir şekilde, hiç bir zaman saygısızlık yapmam durduk yere. Eğer ben saygısızlık yapıyor ve o kişiyle alakamı kesmişsem, bunun altında kesinlikle onun parmağı vardır. Çünkü saygı hem kelime hem de karakteristik açıdan ilginç bir olgudur. Kişinin kişiye değer vermesidir. Öyle bir şeydir ki saygı duyduğunuz kişiyi altına, elmasa değişmezsiniz. Değişebiliyorsanız zaten ona saygı duymuyorsunuz demektir. Yani bir nevi sevgiyi andırır. Tabi saygının da çeşitlilikleri vardır. Mesela annenize olan saygınızla patronunuza olan saygınız arasında dağlar kadar fark vardır. Çünkü birisi sizin değerî saygınız, diğeriyse menfaatî saygınızdır. Ama genel itibariyle ikisi normal ortam şartlarında farksızdır. Farklılık, sizin yaşamınız içinde ortaya çıkıp sizi karara sevkeden yollar açığa çıkınca farkedilir. Çünkü anneniz sizin hayatınız boyunca bağlı olduğunuz değeriniz, patronunuz ise geçici menfaatinizdir. Bunu farkedebiliyor olmanız ise sizin başarıya ne kadar yakın olduğunuzu açıklar. Çünkü kişi geçici olgulara tamah ederse geri dönüşü olmayan başarısızlıklara düşebilir. Öyledir ki tekrar saygınlığınızı kazanmak için adeta daldan dala atlayacak ve büyük bir pişmanlık içerisinde olacaksınız ki düşünmeden hareket etmişsinizdir. Bana soracak olursanız ben düşünmeden hareket eden insanlardan kesinlikle hazzetmem. Bu bana annemin bir tavsiyesidir. Hatta zamanında ben ağzıma geleni söyleyen bir kişi olduğum için bu durumdan oldukça şikayetçiydi ve bir gün bana insanlarla konuşmadan önce 3 kez düşün demişti. Bundan beri kişiliğimde bariz değişiklikler meydana gelince kazandığım tecrübeler sayesinde birçok başarı elde ettim. Yani ben şunu yıktım da diyebilirim: Düşün düşün "organik gübredir" işin! Bu kesinlikle doğru değil. Düşünmek insanı zarara teşvik etmez. Düşünün bir, ben profesörlerin bile kafasını çelen projeyi düşünerek meydana getirdim, düşünerek fiziğe yeni boyutlar kattım. Düşünerek dogmayı yendim ve düşünerek esas doğru olan Aydınlık yolunu buldum. Hiç bir şeyi Tanrı'ya ve şansa bırakmadım ve hala da bırakmıyorum. Çünkü Tanrı bile sizden, bir şeyler istemenizi istemez. Sadece düşünerek hareket etmenizi ister. Açıkçası Tanrı'dan bir şeyler istemenize gerek yoktur. Zaten kendisi sizi meydana getirmesinde tüm ayrıcalıkları tanımıştır size. Eliniz vardır, kolunuz vardır, bacağınız vardır, herşeyiniz yerli yerindedir ve bununla birlikte de sizde mükemmel bir beyin oluşturmuştur. Daha başka ne isteyebilirsiniz. Çoğu insan Tanrı'dan uzun yaşam, huzur, zenginlik vb. olgular ve olaylar ister. Ama Tanrı bunların hiç birini hiç kimseye hiç bir zaman hiç bir şekilde vermez. Fakirlikten zenginliğe ilerleyen kişiye Tanrı'nın yardımı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü o adama baktığımızda açıkçası çalışmalarının tamamında kendi emeği vardır. Bu her türlü kavram için geçerli. Bununla birlikte Tanrı size nimet de vermiyor. Siz alıyorsunuz o nimeti. Birçok rekabet içindeki şirket, maratondaki yerini alabilmesi için belirli bir yatırıma ve personele ihtiyacı vardır. Bu maraton olmasa da devlet için de olabilir. Siz de bu personel kavramının içerisinde yer alıyorsunuz. Yani tamamen sistemleşmiş bir durum. Bu sistem için kararlaştırılmış zamanlar arasında işe gidip geliyorsunuz ve şirkette olması gereken belirli bir döngü çalışıyor. Yatırıma, bu döngü sayesinde paralar akıyor. Sonra şirket vb. kurum için gerekli harcamalar düşünülüp aylık olarak personele çalışma karşılığı para dağıtılıyor. Siz bu parayı alıyorsunuz gerekli ihtiyaçlarınızı karşılayıp içinde yaşadığınız ev denilen yere harcamalar yapıyorsunuz. Bu harcamalar yiyecek, içecek, giyecek gibi temel kavramları oluşturuyor. İhtiyaçlarınızı karşılıyor mutlu oluyorsunuz ve tüm bunları size verdiği için Tanrı'ya şükrediyorsunuz. Hayrola? Kendinizi Tanrı yerine mi koyuyorsunuz? Çünkü bu anlattıklarımın zerre yerinde Tanrı izine rastlamıyorum. Bana gönül işi deyip de sıvışmaya kalkmayın çünkü Tanrı kavramını günlük hayatta kullanıyoruz. Yani yemezler. Bu nedenle şu Tanrı sorununa bir çözüm bulmalıyız. Hem gönül işi diyoruz hem de içinde bulunduğumuz şu hayatta izine bile rastlanmadığı halde hiç bir şey yapmadığı halde ona şükrediyoruz. Konu açılmışken de bunlar derin konulardır diyerek uzaklaşan insanlar vardır. Bu insanlar içlerinde şüphe ve inancını terketme korkusu yatar. Eğer bu korku uyanırsa kişi dinden muaf olur. Yani benim gibi olursunuz. Ben de zamanında bu tür korkularımla yüzyüze geldim. Biliyorum ki bu kaçınılmaz sonun tecrübesini de böyle elde ettim. Peki nasıl elde ettim? Tabiki de düşünerek. Düşünerek sildim kafamdan bazı gereksiz olguları. Silinmesi de gerekir. O olgularla yaşamak, bulutları pamuk yastık zannetmek kadar yanlıştır. Hayatınızı büyük bir yalanla geçiriyorsunuz. Yaşlanınca da haksız bir umutla yaşıyorsunuz. Öteki dünyanın var olduğunu sanıyorsunuz. Nesilden nesile aktarıyorsunuz, hadi kanıtlayın bana onları desem, bana şüpheden ve düşünmekten kaçınarak ve biraz da kıvırarak: sen olmadığını kanıtla dersiniz. Bu, inandığınız olgular kadar basit bir cevaptır. Basitlikten kasıt anlaşılır olduğu değil, sadece basit. Masal misali. Bu kavram, zamanında televizyonlarda gösterilen Şirinler çizgifilmine benzemekte. Çizgifilm başladığında filmin başındaki ses, izleyenlere: "eğer uslu bir çocuk olursanız, Şirinleri görebilirsiniz." diyor. Din de böyle birşeydir. Masalı anlatır ve uslu olursanız siz de görebilirsiniz der. Bu, bu kadar basit. Ama içinde yaşadığımız uzay-zaman bu kadar basit değil. İnandığınız şeyleri tamamen ama tamamen reddeder. İsa'nın uçmasına, yaraları dokunarak iyileştirmesine, Musa'nın denizi ikiye ayırmasına, Muhammed'in Ay'ı ikiye bölmesine inanan bir millet nasıl olur da Bilim'i destekleyip de doğayı, o inandığı inançlara bağlayıp Tanrı'nın eseri der? Kafa karıştırıcı. Hem Bilim'i reddeden saçma argümanlara inan hem de gerçeği savunan Bilim'e inan? Büyük bir paradoks olur. Ama tabi insan büyüklerinden öğrendiği için yaşamı boyunca sorgulamak da aklına gelmemiştir ve ortadaki paradoksun varlığını görememiştir. Buradaki sözlerimden sakın dinden çıkın dediğimi sanmayın. Dininizde olabilirsiniz ama saçma sapan bilgilere de tölerans tanımayın. Şunu sorun kendinize, Tanrı bütün bunların gerçekleşmesi için hakikaten de 13 milyar yıl beklemiş mi? Soru gayet açık ve mantıklı ama verilcek cevapların saçmalık derecesini siz tahmin edin. Yani imanda kalmayı inat etmiş biri o kadar bariz yırtınacaktır ki. Size basbas bağıracaktır neredeyse. 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !